Tam 11 sene önceydi.
Gecenin bir yarısı, uykunun da en tatlı yerinde, “Kıyamet dedikleri bu olsa gerek!” diyerek doğruldum ranzamın üst katında. Net olarak duyabildiğim tek şey, annemin uğultuya karışmış cılız sesiydi:
-Çocuklarım!
O kadar karanlıktı ki, annemle babamın odamıza girdiğini fark edemedim bile. Duvara sıfır ranzamın, duvarla ranza arasına düşebileceğim kadar açılıp duran mesafesini gördüğümde endişelenmeyi gerektiren bir şeylerin olduğunu daha net sezinledim. Sarsıntı nedeniyle zar zor yakalayabildiği kollarımdan tutup bir seferde yere indirdi annem beni. Ağabeyimi de aynı güçle kaldırdı yatağından. Bir müddet birbirimize kenetlenmiş bir şekilde odanın içerisinde kalakaldık. Babamın, “Hadi!” dediğini hatırlıyorum bir, bir de üstümde gecelik ile kendimi sokakta buluşumu (onca merdiveni nasıl ve ne zaman indim, anımsayamıyorum) ve evimizin karşısındaki boş arazide gördüğüm insan kalabalığını. Sanırım hepsi komşumuzdu; yüzlerindeki şaşkın ve korkak ifadeydi beni bu tereddüte iten çünkü hiçbirini o şekilde, o yüzde görmemiştim daha önce.
Kimi kıyametin geldiğini söylüyor, kimi ağlıyor, kimi ne olduğunun farkında değil, kimi de apartmanın temelini bildiğinden içi rahat bir şekilde toprağın sakinleşmesini bekliyordu. Evet, toprak ve üzerindeki her şey titriyordu ve bunun adı depremdi.
Biraz kendimize geldiğimizde ve cep telefonları aracılığıyla uydunun bizi göremediğini fark ettiğimizde, arabamıza atlayıp İstanbul’a doğru yola çıktık. Biz bir aradaydık ama diğer yakınlarımızı merak ediyorduk. Zor yakaladığımız bir radyo frekansı, Gebze’nin haritadan silinmiş olabileceğini söylüyordu. Hayatta olmamıza ve binaları, insanları görmemize rağmen böyle bir şeyin gerçekliğini canlandırdım hayalimde. Korkunçtu..
İstanbul’a vardığımız zaman hava aydınlanmaya başlamıştı. Tanıdık yollardan geçtik. “Tanıdık” dedim çünkü bazı evler, binalar farklı görünüyordu; bazılarıysa hiç görünmüyordu…
Titremelerin üzerinden zaman geçtikçe, daha önce hiç duymadığım ve bir daha da duymak istemeyeceğim tuhaf bir koku gelmeye başlamıştı burnuma. Sıcaktı.. Kokuyordu.. Korkuyordum…
Sağ salim varmıştık amcamların evine. Onlar da bizim gibi toprağın üzerindeydiler ama aslında kimse orada değildi. Sanki mahşeri gördüm..
Biraz daha zaman geçtikçe, herkesin bizim kadar şanslı olmadığını fark ettik sonra. Toprağın üstünde bir yerde olmasına rağmen, beton yığınları altında nice canlar vardı; bazılarıysa yoktu…
Hâlâ, takvimler 17 Ağustos’u gösterdiğinde kulağımda aynı uğultu, burnumda aynı koku, gözlerimde titreyen toprak, binalar ve insanlar var.
Kulağımda bir ses daha:
- Sesimi duyan var mı?!
Keşke herkes o sesi duyabilseydi…
Allah’ım bir daha yaşatmasın aynı acıları. Hala ambulans sesi duymaya dayanamıyorum,
o uğultu yaşayan hiç kimsenin kulağından silinmemiştir silinmezde…
Her yıl dönümünde aynı ürperiş , aynı sesler , aynı koku öylesine işlendi ki beynimize…
Yinede şanslı kişilerdik biz hayatta kalanlar…
Akılda kalan en çok yer yapan ses;
“Sesimi duyan var mı?”
Duyulmayan çok ses vardı ama ben duyuyorum birtanem…
@Gülşah Birlik
Her ne kadar yine ve yeniden depremler bekleniyor olsa da, acıların o denli büyük olmamasını dilerim ben de, canım Gülşah’ım..
Dile kolay 11 sene geçti ama izleri hala silinmedi.
Kardeşim, yazdıkların iyi güzel de beni zor uyandırmıştınız değil mi? O güne ait tek yüzümüzü gülümseten annemin beni yataktan zor çıkardığı idi sanırım.
Allah tekrar yaşatmasın.
@Özge Oğhan
Evet abim, tehlike anlarında sanırım büyük bir güç veriliyor bizlere ki, uyku halindeki seni bile kolundan tutup çekebildi yataktan annem.
Keşke bir daha yaşanmasa..